16 Ocak 2011 Pazar

vakit öğle..hava kapalı..

körfezin bittiği yerde altınyolda ilerliyorum.
tam yoldan geçerken körfezin sularına bakıyorum.

ellerim direksiyonda, ayağım gaz pedalında..

izmir'in eşsiz manzarasından gözlerimi almakta zorlanıyorum..
zihnimdeyse şakır şakır bir yağmurun duası var!oysa cama düşen damlalar o kadar cılız ki silecekleri çalıştırmak gerekmiyor,rüzgâr alıp götürüveriyor hepsini..
radyoyu karıştırıyorum..
iyi bir yağmur şarkısı çalsa şimdi!trafik falan vız gelir o zaman!.

“A hard rain’s gonna fall” değil tabii!müthiştir ama yorar.

Eurythmics’in “Here comes the rain again” şarkısının tatlı bir neşesi vardır ama onu yürürken kulaklıkları takıp dinlemeli: “İşte yine yağmur yağıyor/Başıma hatıralar gibi düşüyor damlalar.”
yok! Şebo'nun “Yağmurlar”ı da olmaz!
sıkı ama çok haşin şarkıdır.zaten şarkının “bana sırılsıklam âşık olamadın,git yağmurda ıslan da gör,anla ama artık beni arama” havası çok dokunur insana..
15-16 yaşlarındayken odama kapanıp uzun saatler boyu dinlemeye doyamadığım Joplin’in “I can’t stand the rain”i çalsa mesela..
o da olmaz!Joplin’in yırtık ve kısık sesindeki hüzün öyle boğar ki beni,orada takılır kalırım..

Zaten yağmura sitem eden değil,yağmuru seven bir şarkıya muhtacım şimdi..
ya bir radyo kanalı büyük bir sürpriz yapsa da Guns N’Roses’ın dev parçası “November Rain” hoparlörlerden ağır ağır yükselmeye başlasa?..
harika olur!ama şarkıya kaptırıp izmir dışına doğru yola devam etmeyeceğimi kendime garanti edemem!.
hem kasım ayına daha çok var.o karanlık ve soğuk yağmurlara..

bir yandan bütün bunları aklımdan geçiriyorum bir yandan da radyoyu karıştırmaya devam ediyorum.
incil propagandaları;pişmiş aşına çok su katılmış türküler;sunucuların ne kadar ağır konuşursam o kadar etkileyici olurum kuruntusuna kapıldığı programları;yaz şarkılarının dönmeye devam ettiği popüler müzik kanalları, bitmez tükenmez maç yorumları..
hepsi bir bir arzı endam ediyor arabanın radyosunda!

ama ne yağmur var ne de yağmur şarkısı!
tam vazgeçip sessizliği tercih edeceğim ki,bir kamyonun hızla ve sarsarak beni solladığı anda bir kanalda Garbage’ın eski şarkısı kulağıma çalınıyor.

“I’m only happy when it rains.”
hafif çıtır ve neşeli bir müziği var ama sözler tam tersine,fena halde damardan ve fazlasıyla ironik!
tamam,diyorum içimden.istediğim buydu.
gaz pedalına biraz daha dokunurken Garbage’ın solisti Shirley Manson’a mırıldanarak eşlik ediyorum: “biliyorsun, işler kötü gittiğinde/hüzünlü şarkılar dinlediğimde kendimi daha iyi hissediyorum/sadece yağmurda mutlu oluyorum.”
kendime inanamıyorum!
ne o?
yoksa doğdum doğalı peşimi bırakmayan o koyu melankolik yanım güneşe ölümüne âşık Sami’yi köşeye sıkıştırıp yavaş yavaş boğmaya mı başladı?
insan bu saatten,bu yaştan sonra yeni yetmelik çağına geri döner mi canım?!.

5 Ocak 2011 Çarşamba

boş boş oturmak..

Boş boş oturmak..Öyle etrafa bakıp durmak..

Hem de saatlerce!..

Olacak şey midir hiç?

Hemen aşağılarız bu eylemi; işi gücü olan, eğitimi, kültürü yerinde bir insana yakışmadığına inanırız.

Sıradan, kolay ve yersiz bir tembellik olduğu kanaati yerleşmiştir hepimizde!

Oysa hiç hak etmez bu yaklaşımı!

Çünkü adının onca nahoşluğuna karşın hoştur, “dolu”dur, anlamlıdır, hatta hatta yaratıcıdır.

Bir kere kolay değildir.

Tamam! İnsan bütün günü aynı yerde pinekleyerek geçirebilir. Bir yerde oturup aklı sıra etrafı seyrederek vakit doldurabilir.

Ama insanın zihnini boşaltması öyle zordur ki!

O yüzden “boş boş oturabilmek” büyük nimettir.

Yanıbaşımızdan gelip geçen hayatı garip bir ürperişle seyretmek; ona yeni anlamlar katacak kadar uzaktan ve dingin bir zihinle bakabilmek muhteşem bir “dolgunluk” anıdır..
İstifayı basıp kendimi sonu belirsiz işsizliğin kollarına attığım günlerde bu gerçekle yüz yüze gelmiştim.

Nasıl mı?

“Oh, ne güzel! Boş boş oturmak bile en azından bir süre iyi gelecek bana!” diye düşünmüştüm başlangıçta!

Oturdum da gerçekten!

Ama kafam hep dolu kaldı!

Bir kafe vardı; oraya gider, hep aynı masaya kurulurdum. Ama ne gelen gidenin muhabettinden bir şey anlardım ne de karşımdaki deniz manzarasından..
Çünkü zihnim hep geçmişle hesaplaşmalar ve geleceğe dair projelerle dolu olurdu; ruhumda kırgınlıklar ve kırılgan umutlar dans edip dururdu!
O zaman ayırdına vardım..
Öyle “mecburi tembellik”lerle veya bir yerlere koşuştururken arada verilen teneffüslerle ilgisi yoktu “boş boş oturup etrafa bakma”nın!

Şimdi ister istemez Fernando Pessoa geliyor aklıma..
İdealleriyle yaşayan bir adam olarak en hararetle özlediğim şeyin sahiden de şu masada, şu kafenin terasında oturup böylece kalmak olmadığını kim iddia edebilir?”
Sarhoşluğun ilk anlarına benzeyen bir durgunluk, nice şeylerin ruhunu anlatıyor bana..

.

4 Ocak 2011 Salı

N. Kazancakis (EL Greco’ya Mektuplar)

Keşiş kollarını açtı. Hücresi dar olduğundan neredeyse duvarlara değecekti elleri.

“Kozam bu” dedi; “Kurt olarak kapandım buraya, kelebek olarak çıkacağım günü bekliyorum. Daima Ayakta adı verilen tarikattanım ben. Küçüklüğümden beri.”

Cevap verdim:

“Ben Peder, başka bir yoldanım. Daima Huzursuz... Küçüklüğümden beri mücadele ediyorum.”

“Kiminle?” diye sordu keşiş; sesini alçaltarak; “Tanrı’yla mı?”

“Evet!”
 
 .

30 Aralık 2010 Perşembe

Hepinize Mutlu Yıllar diler Joker..

İnsanız.
Kültür diye bir şey var.
Derin izler bırakan bir geçmişe, büyük umutlar beslediğimiz bir geleceğe yaslanıyoruz.
Geçmişin geçmek bilmediği; beklediğimiz geleceğin biz bu dünyadan ayrılmadan önce gelemediği konusunu açıp işi dallandırıp budaklandırmak istemiyorum.
Ama hele bir de..
Bizi prangalayan işimiz gücümüz hayat denen oyundaki mecburiyetlerimiz ödevlerimiz yok mu!.
İşte o yüzden zamana dair o büyük yalana; yani takvim denilen uyduruğa muhtacız.
Hem muhtacız hem de mahpusuyuz o takvimin!
Yine de manevi anlamıyla "özel" durakları ve bayramları bir yana bırakırsak...
İnanıyorum ki, asıl değer vermemiz gereken zaman haritası "kişisel takvimlerimiz" olmalıdır!
Benim yeni yılım mesela..
İlkbaharla gelir!.
Cemre düştü mü havaya işte benim Yılbaşım!.

O günlerde bir şeylerin eskidiğini, zamanın yaprağını sararıp solduğunu hissederim..
Ve kendi çapımda bir uğurlama töreni düzenler, hemen yola çıkarım.
İşte o vakit..
Sabahın ilk ışıklarının asfaltın üzerine düştüğü saatlerde hayatımda yeni bir sayfa açıldığını anlarım.
Bütün bunlara rağmen..
Mevsimler ve geceyi gündüzden ayıran çizgi bile sandığımızdan daha önemsizdir.
Çünkü kalbin mevsimleridir bizi açtıran ve solduran! Ben, mesela...
Seviyorsam, bahar hep sürer.
Her ayrılık kıştır.
Dünyayla aram iyiyse, yaşamak tat veriyorsa, huzur yanı başıma sokulmuşsa...
Ruhumda tek bir mevsim hüküm sürer: Yaz.
Ve o melankolik günlerim!. Ölümle dostluğum.. İşte o durumda bir dakika içinde bütün mevsim değişir; sonbahar olur..

28 Aralık 2010 Salı

Hayattan ne öğrendim..

Yaşamayı öğrendim.Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim..
Zamanı öğrendim.Yarıştım onunla..zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim..
İnsanı öğrendim. Sonra insanın içinde iyiler ve kötüler olduğunu öğrendim.Sonra da her insanın içinde içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi öğrendim.Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üstüne kurulduğunu öğrendim.
İnsan tenini öğrendim.  Sonra tenin altında bir ruh olduğunu öğrendim.Sonra da o ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra..Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana..
Gitmeyi öğrendim.Sonra dayanamayıp, dönmeyi öğrendim.Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün ve gerçeğin acı olduğunu..Sonra dozunda acının yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını öğrendim.Ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
Bakarken göremeyenlerin,duyarken işitemeyenlerin neler kaybettiğini öğrendim. 
Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolunun, uykudan uyanma olduğunu öğrendim.
Gittiği yolu unutanların, yürümeyi de unutacağını öğrendim.
Hayatın farkeden zihinlere garip mesajlar iletebilme yeteneğine sahip olduğunu öğrendim..