Boş boş oturmak..Öyle etrafa bakıp durmak..
Hem de saatlerce!..
Olacak şey midir hiç?
Hemen aşağılarız bu eylemi; işi gücü olan, eğitimi, kültürü yerinde bir insana yakışmadığına inanırız.
Sıradan, kolay ve yersiz bir tembellik olduğu kanaati yerleşmiştir hepimizde!
Oysa hiç hak etmez bu yaklaşımı!
Çünkü adının onca nahoşluğuna karşın hoştur, “dolu”dur, anlamlıdır, hatta hatta yaratıcıdır.
Bir kere kolay değildir.
Tamam! İnsan bütün günü aynı yerde pinekleyerek geçirebilir. Bir yerde oturup aklı sıra etrafı seyrederek vakit doldurabilir.
Ama insanın zihnini boşaltması öyle zordur ki!
O yüzden “boş boş oturabilmek” büyük nimettir.
Yanıbaşımızdan gelip geçen hayatı garip bir ürperişle seyretmek; ona yeni anlamlar katacak kadar uzaktan ve dingin bir zihinle bakabilmek muhteşem bir “dolgunluk” anıdır..
İstifayı basıp kendimi sonu belirsiz işsizliğin kollarına attığım günlerde bu gerçekle yüz yüze gelmiştim.
Nasıl mı?
“Oh, ne güzel! Boş boş oturmak bile en azından bir süre iyi gelecek bana!” diye düşünmüştüm başlangıçta!
Oturdum da gerçekten!
Ama kafam hep dolu kaldı!
Bir kafe vardı; oraya gider, hep aynı masaya kurulurdum. Ama ne gelen gidenin muhabettinden bir şey anlardım ne de karşımdaki deniz manzarasından..
Çünkü zihnim hep geçmişle hesaplaşmalar ve geleceğe dair projelerle dolu olurdu; ruhumda kırgınlıklar ve kırılgan umutlar dans edip dururdu!
O zaman ayırdına vardım..
Öyle “mecburi tembellik”lerle veya bir yerlere koşuştururken arada verilen teneffüslerle ilgisi yoktu “boş boş oturup etrafa bakma”nın!
Şimdi ister istemez Fernando Pessoa geliyor aklıma..
İdealleriyle yaşayan bir adam olarak en hararetle özlediğim şeyin sahiden de şu masada, şu kafenin terasında oturup böylece kalmak olmadığını kim iddia edebilir?”
Sarhoşluğun ilk anlarına benzeyen bir durgunluk, nice şeylerin ruhunu anlatıyor bana..
.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder