İnsanız.
Kültür diye bir şey var.
Derin izler bırakan bir geçmişe, büyük umutlar beslediğimiz bir geleceğe yaslanıyoruz.
Geçmişin geçmek bilmediği; beklediğimiz geleceğin biz bu dünyadan ayrılmadan önce gelemediği konusunu açıp işi dallandırıp budaklandırmak istemiyorum.
Ama hele bir de..
Bizi prangalayan işimiz gücümüz hayat denen oyundaki mecburiyetlerimiz ödevlerimiz yok mu!.
İşte o yüzden zamana dair o büyük yalana; yani takvim denilen uyduruğa muhtacız.
Hem muhtacız hem de mahpusuyuz o takvimin!
Yine de manevi anlamıyla "özel" durakları ve bayramları bir yana bırakırsak...
İnanıyorum ki, asıl değer vermemiz gereken zaman haritası "kişisel takvimlerimiz" olmalıdır!
Benim yeni yılım mesela..
İlkbaharla gelir!.
Cemre düştü mü havaya işte benim Yılbaşım!.
O günlerde bir şeylerin eskidiğini, zamanın yaprağını sararıp solduğunu hissederim..
Ve kendi çapımda bir uğurlama töreni düzenler, hemen yola çıkarım.
İşte o vakit..
Sabahın ilk ışıklarının asfaltın üzerine düştüğü saatlerde hayatımda yeni bir sayfa açıldığını anlarım.
Bütün bunlara rağmen..
Mevsimler ve geceyi gündüzden ayıran çizgi bile sandığımızdan daha önemsizdir.
Çünkü kalbin mevsimleridir bizi açtıran ve solduran! Ben, mesela...
Seviyorsam, bahar hep sürer.
Her ayrılık kıştır.
Dünyayla aram iyiyse, yaşamak tat veriyorsa, huzur yanı başıma sokulmuşsa...
Ruhumda tek bir mevsim hüküm sürer: Yaz.
Ve o melankolik günlerim!. Ölümle dostluğum.. İşte o durumda bir dakika içinde bütün mevsim değişir; sonbahar olur..
30 Aralık 2010 Perşembe
28 Aralık 2010 Salı
Hayattan ne öğrendim..
Yaşamayı öğrendim.Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu; aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu öğrendim..
Zamanı öğrendim.Yarıştım onunla..zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim..
İnsanı öğrendim. Sonra insanın içinde iyiler ve kötüler olduğunu öğrendim.Sonra da her insanın içinde içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi öğrendim.Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üstüne kurulduğunu öğrendim.
İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh olduğunu öğrendim.Sonra da o ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra..Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana..
Gitmeyi öğrendim.Sonra dayanamayıp, dönmeyi öğrendim.Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün ve gerçeğin acı olduğunu..Sonra dozunda acının yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını öğrendim.Ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
Bakarken göremeyenlerin,duyarken işitemeyenlerin neler kaybettiğini öğrendim.
Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolunun, uykudan uyanma olduğunu öğrendim.
Gittiği yolu unutanların, yürümeyi de unutacağını öğrendim.
Hayatın farkeden zihinlere garip mesajlar iletebilme yeteneğine sahip olduğunu öğrendim..
Zamanı öğrendim.Yarıştım onunla..zamanla yarışılmayacağını, zamanla barışılacağını zamanla öğrendim..
İnsanı öğrendim. Sonra insanın içinde iyiler ve kötüler olduğunu öğrendim.Sonra da her insanın içinde içinde iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.
Sevmeyi öğrendim. Sonra güvenmeyi öğrendim.Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu, sevginin güvenin sağlam zemini üstüne kurulduğunu öğrendim.
İnsan tenini öğrendim. Sonra tenin altında bir ruh olduğunu öğrendim.Sonra da o ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim.
Okumayı öğrendim. Kendime yazıyı öğrettim sonra..Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana..
Gitmeyi öğrendim.Sonra dayanamayıp, dönmeyi öğrendim.Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi öğrendim.
Gerçeği öğrendim bir gün ve gerçeğin acı olduğunu..Sonra dozunda acının yemeğe olduğu kadar hayata da lezzet kattığını öğrendim.
Her canlının ölümü tadacağını öğrendim.Ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.
Bakarken göremeyenlerin,duyarken işitemeyenlerin neler kaybettiğini öğrendim.
Rüyaları gerçekleştirmenin en iyi yolunun, uykudan uyanma olduğunu öğrendim.
Gittiği yolu unutanların, yürümeyi de unutacağını öğrendim.
Hayatın farkeden zihinlere garip mesajlar iletebilme yeteneğine sahip olduğunu öğrendim..
21 Aralık 2010 Salı
Altyazı
Mathilda: Leon, sanırım bir şekilde sana aşık oluyorum. Bu başıma ilk kez geliyor, biliyor musun?
Leon: Daha önce hiç aşık olmadıysan, bunun aşk olduğunu nerden biliyorsun?
Mathilda: Çünkü hissediyorum.
Leon: Nerede ?
Mathilda: Karnımda. Sıcacık. Hep orada bir yumru olurdu. Ama şimdi geçti!
Leon: Daha önce hiç aşık olmadıysan, bunun aşk olduğunu nerden biliyorsun?
Mathilda: Çünkü hissediyorum.
Leon: Nerede ?
Mathilda: Karnımda. Sıcacık. Hep orada bir yumru olurdu. Ama şimdi geçti!
defterimde yazılmayı bekleyen o kadar çok yazı var ki.. yavaş yavaş yazıyorum..
Ne istiyorum ben?
Hayattan, dünyadan, işimden gücümden ne istiyorum?
Ailemden, sevgilimden, gelecekten ve şu "an"dan ne bekliyorum?
Bu soruları uzun uzun düşünerek cevaplasam...
Biraz melankoliye kapılırım...
Belki bir blog yazısı çıkar bu süreçten...
Belki bir öykü...
Ama sahici bir iç hesaplaşma, hatta kendimle "yeniden tanışma" fırsatı olur mu bu?
Emin değilim.
Çünkü hayat fikirlerimizden hızlı koşar!
Çünkü ikide bir rasyonalize ettiğimiz beklentilerimiz içtenliğini yitiriverir!
Doğru cevaplar nerdedir, biliyor musunuz?
"Boş" bulunduğumuz bir anda...
Ayaküstü cevaplarımızda!
Hayattan, dünyadan, işimden gücümden ne istiyorum?
Ailemden, sevgilimden, gelecekten ve şu "an"dan ne bekliyorum?
Bu soruları uzun uzun düşünerek cevaplasam...
Biraz melankoliye kapılırım...
Belki bir blog yazısı çıkar bu süreçten...
Belki bir öykü...
Ama sahici bir iç hesaplaşma, hatta kendimle "yeniden tanışma" fırsatı olur mu bu?
Emin değilim.
Çünkü hayat fikirlerimizden hızlı koşar!
Çünkü ikide bir rasyonalize ettiğimiz beklentilerimiz içtenliğini yitiriverir!
Doğru cevaplar nerdedir, biliyor musunuz?
"Boş" bulunduğumuz bir anda...
Ayaküstü cevaplarımızda!
yağmur üzerine..
yeni bir hal gözlemliyorum kendimde...
Eskiden İzmir'e yağmur yağdığında sadece kilitlenen trafiğe, sokaklardaki çamura pisliğe kızmakla kalmazdım.
Biliyordum ki, ruhum da ıslanıp çekiyordu!
Şimdi yağmuru sevmeye; yokluğunda özlemeye başladığımı hissediyorum.
Neden?
Yavaşça ama kararlı biçimde yağanına neden " rahmet " dendiğini daha derinden kavramaya başladığımdan belki!
Hem yağmurda sevgililerin kavuşmasına benzer bir yan buluyorum.
En çok da seyretmeyi seviyorum.
Tıkalı trafikte sileceklerin arkasından veya bir bakkalın tentesinin altına sığınmışken...
Bir kafenin yere kadar inen kalın camlarının ardında oturup kahvemi yudumlarken...
Bir de... evde söğüt ağacına bakan pencereden yağmuru seyretmek çok hoşuma gidiyor.
Hatırlıyorum da Tom Robbins bir romanında yağmuru şöyle anlatıyordu: "Daha sevgi doluymuş gibi görünen güneş, yağmurun koruyuculuğuyla yarışamaz. Yağmur kötülerin görüşünü karartır, ejderhanın ateşini söndürür. "
Eskiden İzmir'e yağmur yağdığında sadece kilitlenen trafiğe, sokaklardaki çamura pisliğe kızmakla kalmazdım.
Biliyordum ki, ruhum da ıslanıp çekiyordu!
Şimdi yağmuru sevmeye; yokluğunda özlemeye başladığımı hissediyorum.
Neden?
Yavaşça ama kararlı biçimde yağanına neden " rahmet " dendiğini daha derinden kavramaya başladığımdan belki!
Hem yağmurda sevgililerin kavuşmasına benzer bir yan buluyorum.
En çok da seyretmeyi seviyorum.
Tıkalı trafikte sileceklerin arkasından veya bir bakkalın tentesinin altına sığınmışken...
Bir kafenin yere kadar inen kalın camlarının ardında oturup kahvemi yudumlarken...
Bir de... evde söğüt ağacına bakan pencereden yağmuru seyretmek çok hoşuma gidiyor.
Hatırlıyorum da Tom Robbins bir romanında yağmuru şöyle anlatıyordu: "Daha sevgi doluymuş gibi görünen güneş, yağmurun koruyuculuğuyla yarışamaz. Yağmur kötülerin görüşünü karartır, ejderhanın ateşini söndürür. "
Jokerlemeler..
Dokunmak..Güzel! Sıcak! Ve nasıl da geri dönüşsüz!.. Çok sıradan sandığınız bir dokunuşun kişisel hayatınızda bir milat olduğunu çok sonra fark ettiğiniz oldu mu hiç?
Dokunmak..Yara açmak ve aynı anda açtığın yarayı tedaviye kalkışmak!
Keşke iddia edildiği gibi davranışlarımızın gelişmiş bir dili olabilseydi! Keşke kimilerinin sandığı gibi gözbebeklerimiz gerçeği söyleseydi! O zaman sözcüklerin böylesine esiri olmaz ve konuşa konuşa yalanları çoğaltmazdık.
Su!.. Türkçe'nin en güzel kelimelerinden biri... Sanki kirlenmesin diye; öylesine berrak, akışkan ve "aziz"
kalsın diye kısa tutulmuş! Ama o tek hecenin içinde nasıl da dolgun ve yoğun bir ses var.
Bir arkadaşım da " hayat " kelimesini çok sevdiğimi vurgulamıştı: "Sen aslında en çok "hayat"ı seviyorolmalısın!" Evet! Dikkat ediyorum da yazarken ne yapıp edip bir yerde "hayat" diyorum sanki! Güçlü, iri ve girdiği h er yere can katan bir ses!
" Yaşam " kelimesi ne kadar cılız, suyu çekilmiş geliyorsa kulağa ; " hayat " o kadar diri!
Sevdiğimiz hep iki kişidir! Biri sevgilinin yanıbaşımızdaki halidir, diğeri bizden uzaktaki hali... Ve bu "iki kişi"yi her zaman farklı severiz.
Dokunmak..Yara açmak ve aynı anda açtığın yarayı tedaviye kalkışmak!
Keşke iddia edildiği gibi davranışlarımızın gelişmiş bir dili olabilseydi! Keşke kimilerinin sandığı gibi gözbebeklerimiz gerçeği söyleseydi! O zaman sözcüklerin böylesine esiri olmaz ve konuşa konuşa yalanları çoğaltmazdık.
Su!.. Türkçe'nin en güzel kelimelerinden biri... Sanki kirlenmesin diye; öylesine berrak, akışkan ve "aziz"
kalsın diye kısa tutulmuş! Ama o tek hecenin içinde nasıl da dolgun ve yoğun bir ses var.
Bir arkadaşım da " hayat " kelimesini çok sevdiğimi vurgulamıştı: "Sen aslında en çok "hayat"ı seviyorolmalısın!" Evet! Dikkat ediyorum da yazarken ne yapıp edip bir yerde "hayat" diyorum sanki! Güçlü, iri ve girdiği h er yere can katan bir ses!
" Yaşam " kelimesi ne kadar cılız, suyu çekilmiş geliyorsa kulağa ; " hayat " o kadar diri!
Sevdiğimiz hep iki kişidir! Biri sevgilinin yanıbaşımızdaki halidir, diğeri bizden uzaktaki hali... Ve bu "iki kişi"yi her zaman farklı severiz.
Joker'in soruları/cevapları
1.En sevdiğiniz kelime nedir? Su.
2. Nefret ettiğiniz kelime nedir? Yok galiba! Zaten kelimelerin günahı ne ki!
3. Ne sizi heyecanlandırır? Hatırlamak .
4. Heyecanınızı ne öldürür? Tutuculuk ve inatçılık.
5. En sevdiğiniz ses nedir? Mayıs sabahlarına özgü kuş cıvıltıları.
6. Nefret ettiğiniz ses nedir? Matkap.
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz? Emirkomuta zincirine dayalı bir meslek.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz? Bir müzik aleti çalabilme yeteneğine.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz? Sıradan bir müzisyen olmak yeter de artardı.
10. Nerede yaşamak isterdiniz? Altı ay İzmir, iki ay İstanbul, iki ay Roma, Barcelona,Küba
11. En önemli kusurunuz nedir? Ne yazık ki hâlâ şiddetle öfkelenebiliyor olmam.
12 . Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi? Tembelliğim.
13 . Kahramanınız kim? Tabii ki kendimim JOKER!
14. En çok kullandığınız küfür nedir? S.tirsin.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl? Biraz melankolik ama iyi.
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler? Amor fati, yani "kaderini sev".
17. Mutluluk rüyanız nedir? Artık gerçekleşmesini beklemediğim bir rüya... Bir kızım olması!
18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir? "Mutluluk arayışı" denen zokayı yutmuş olmak!
19. Nasıl ölmek istersiniz? Tam zamanını önceden bilip sakin biçimde ölmeye yatmayı isterim.
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı'nın size kapıda ne söylemesini istersiniz? Orada gülüp durma, yanıma gel!
2. Nefret ettiğiniz kelime nedir? Yok galiba! Zaten kelimelerin günahı ne ki!
3. Ne sizi heyecanlandırır? Hatırlamak .
4. Heyecanınızı ne öldürür? Tutuculuk ve inatçılık.
5. En sevdiğiniz ses nedir? Mayıs sabahlarına özgü kuş cıvıltıları.
6. Nefret ettiğiniz ses nedir? Matkap.
7. Hangi mesleği yapmak istemezsiniz? Emirkomuta zincirine dayalı bir meslek.
8. Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz? Bir müzik aleti çalabilme yeteneğine.
9. Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz? Sıradan bir müzisyen olmak yeter de artardı.
10. Nerede yaşamak isterdiniz? Altı ay İzmir, iki ay İstanbul, iki ay Roma, Barcelona,Küba
11. En önemli kusurunuz nedir? Ne yazık ki hâlâ şiddetle öfkelenebiliyor olmam.
12 . Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi? Tembelliğim.
13 . Kahramanınız kim? Tabii ki kendimim JOKER!
14. En çok kullandığınız küfür nedir? S.tirsin.
15. Şu anki ruh haliniz nasıl? Biraz melankolik ama iyi.
16. Hayat felsefenizi hangi slogan özetler? Amor fati, yani "kaderini sev".
17. Mutluluk rüyanız nedir? Artık gerçekleşmesini beklemediğim bir rüya... Bir kızım olması!
18. Sizce mutsuzluğun tanımı nedir? "Mutluluk arayışı" denen zokayı yutmuş olmak!
19. Nasıl ölmek istersiniz? Tam zamanını önceden bilip sakin biçimde ölmeye yatmayı isterim.
20. Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı'nın size kapıda ne söylemesini istersiniz? Orada gülüp durma, yanıma gel!
20 Aralık 2010 Pazartesi
Velvet Goldmine (1998)
Wild: Dünyayı değiştireceğiz diye yola çıktık, değişen biz olduk.
Arthur: Ne yanlış var bunda?
Wild: Dünyanın haline bakmazsan... yok!
Arthur: Ne yanlış var bunda?
Wild: Dünyanın haline bakmazsan... yok!
Joker'in Defterinden.. (2008)
Arkadaşlık isteniyor, yetmiyor. Sevgililik isteniyor, bu kez de fazla geliyor. Modern flört kültürü bu çıkmazı aşamaz. Çünkü hem eğlenip iyi vakit geçirmeyi hem de sevip sevilmeyi aynı anda garanti altına alabilmek imkansızdır.
Bilmem, size de öyle geliyor mu? Aşk taklidi yapan günümüz ilişkilerindeki hız ve telaş hastayı hastaneye yetiştirmeye çalışan ambulansı andırıyor.
"Sev beni!.." Bu yalansız, dolansız; çırılçıplak bir davet değildir. Çoğu zaman şöyle okumak gerekir: "Onu değil beni sev!" ya da "kimseyi sevme beni sev!"
Çılgınlık ettiğinde hoş görülen, incinmesin diye özenle korunup kollanan, varlığı sürekli pohpohlanan, sık sık sevindirilen ve yalnız kalmasına izin verilmeyen insanlar âşık olabilir mi? Sanmam...
Samimiyet nereden kaynaklanır? Bir başkasıyla tanışıklıktan mı? Yakınlık duygusu samimiyetle kardeş midir? Ne palavra! Samimiyeti yaratan, bir başkasıyla değil, insanın kendisiyle tanışıklığıdır.
Hep yazdım, yazacağım: Modern dünyada samimiyet sanılan ve öyle sunulan şey bir tür "ruhsal fortçuluk!" Herkesin ruhu, kişiliği, kimliği birbirine sürtünüyor.
Mutlu anılar uydurmaya; özellikle de mutlu çocukluk anılarına bayılırız. Ballandıra ballandıra anlatırız. Oysa herkes bilir ki, belleğimizin mutlulukla arası iyi değildir. Bir Arap atasözü "İnsanın belleği mutsuzlukla aynı yaştadır" dermiş! H.B
Bilmem, size de öyle geliyor mu? Aşk taklidi yapan günümüz ilişkilerindeki hız ve telaş hastayı hastaneye yetiştirmeye çalışan ambulansı andırıyor.
"Sev beni!.." Bu yalansız, dolansız; çırılçıplak bir davet değildir. Çoğu zaman şöyle okumak gerekir: "Onu değil beni sev!" ya da "kimseyi sevme beni sev!"
Çılgınlık ettiğinde hoş görülen, incinmesin diye özenle korunup kollanan, varlığı sürekli pohpohlanan, sık sık sevindirilen ve yalnız kalmasına izin verilmeyen insanlar âşık olabilir mi? Sanmam...
Samimiyet nereden kaynaklanır? Bir başkasıyla tanışıklıktan mı? Yakınlık duygusu samimiyetle kardeş midir? Ne palavra! Samimiyeti yaratan, bir başkasıyla değil, insanın kendisiyle tanışıklığıdır.
Hep yazdım, yazacağım: Modern dünyada samimiyet sanılan ve öyle sunulan şey bir tür "ruhsal fortçuluk!" Herkesin ruhu, kişiliği, kimliği birbirine sürtünüyor.
Mutlu anılar uydurmaya; özellikle de mutlu çocukluk anılarına bayılırız. Ballandıra ballandıra anlatırız. Oysa herkes bilir ki, belleğimizin mutlulukla arası iyi değildir. Bir Arap atasözü "İnsanın belleği mutsuzlukla aynı yaştadır" dermiş! H.B
Sevilmek..
Sevilmek... Annemizin memesinden ayrıldıktan sonra yakamızı hiç bırakmayan o derin ve dindirilemez özlem!
Sevilmek... Bazen bir armağan, bazen sığınak, bazen bir türlü uyanılamayan rüya!
Sevilmek... Bazen sonu hezeyan, iç görü kaybı, şımarıklık ve çürümeyle gelen bir hastalığın kaynağı olan sinsi bir virüs!
Elbette insan sevile sevile serpiliyor, olgunlaşıyor.
Fakat bazılarımız da sevile sevile küçülüp çürüyor.
Bazı insanlar alkışlarla beslenerek daha iyi olma yolunda ilerliyor.
Fakat birçokları da alkışlarla yolunu kaybediyor.
Çünkü sevilmek, bir meleğin kollarında uyumak gibidir.
Yine de unutmamak gerekir; Şeytan da melektir.
O yüzden sevilip sevilmediğimizden daha önemli bir kriteri devreye sokmak gerekir: O da başkalarını kalpten sevip sevmediğimizdir.
Sevilen ve çok sevildiğine güvenen bozulabilir.
Ama seven bozulmaz, çürümez!
Sevilmek... Bazen bir armağan, bazen sığınak, bazen bir türlü uyanılamayan rüya!
Sevilmek... Bazen sonu hezeyan, iç görü kaybı, şımarıklık ve çürümeyle gelen bir hastalığın kaynağı olan sinsi bir virüs!
Elbette insan sevile sevile serpiliyor, olgunlaşıyor.
Fakat bazılarımız da sevile sevile küçülüp çürüyor.
Bazı insanlar alkışlarla beslenerek daha iyi olma yolunda ilerliyor.
Fakat birçokları da alkışlarla yolunu kaybediyor.
Çünkü sevilmek, bir meleğin kollarında uyumak gibidir.
Yine de unutmamak gerekir; Şeytan da melektir.
O yüzden sevilip sevilmediğimizden daha önemli bir kriteri devreye sokmak gerekir: O da başkalarını kalpten sevip sevmediğimizdir.
Sevilen ve çok sevildiğine güvenen bozulabilir.
Ama seven bozulmaz, çürümez!
güzel laf der Joker
Belki de telepati dediğimiz şey koku duyusundan gelir. Başkalarının düşüncesini okumuyor; kokluyoruz.
TOM ROBBINS
TOM ROBBINS
Altyazı: Sense and Sensibility'den çarpıcı bir diyalog!!
Elinor: İnkar edemem, ona çok değer veriyorum, ondan hoşlanıyorum, ona saygı duyuyorum...
Marianne: Şu söylediklerine bak! Değer vermek, saygı duymak, hoşlanmak... Ah Elinor, kalbin buz tutmuş senin!
Marianne: Şu söylediklerine bak! Değer vermek, saygı duymak, hoşlanmak... Ah Elinor, kalbin buz tutmuş senin!
Bir garip mutluluk çabası..
| Acınacak bir halde kelebek sürülerinin peşinde koşarak, abartılı kahkahalarıyla etrafı çınlatarak, durmadan sarhoş olmaya çalışarak, sürekli alışveriş yaparak, aşırı çalışarak ve aslında kendilerinden nefret ederek umutsuzca mutlu olmaya çalışan insanlar... Onları her yerde görebilirsiniz.” T. S. Eliot’un bu ünlü ve pek haşin sözlerinin bir gerçeğe temas ettiğini biliyoruz... Öyle değil mi? Mutlu olmak için çalışıp didiniyor, hani neredeyse “tırnaklarımızla kazıyıp” kazanacağımızı sanıyoruz. Sonunda bitkin düşüyoruz. Ve bir türlü tam emin olamıyoruz! Mutlu muyuz? Yoksa mutlu olmak için çabalayıp duruyor muyuz? İkisi birbirinden farklı şeyler mi? Galiba... Üstelik bu çalışıp çabalama eylemine dışarıdan bakınca pek tatsız bir görüntüyle karşılaşıyoruz. Garip şey! Haydi itiraf edelim; kendi mutluluk arayışımız bize sempatik, başkalarının mutluluk arayışı ise antipatik geliyor. Neden? Fark ettiğiniz gibi bir süredir cumartesi yazılarımı modern insanın mutluluk arayışına ve mutluluk kavramına ayırıyorum. Bir çırpıda cevaplar bulalım diye değil. Birlikte düşünelim diye... Sırf felsefe açısından baksak, hele antik çağ filozoflarının koyduğu temeller açısından yaklaşsak işimiz ne kolay ve basitti. Aristoteles için çok açıktır mesela... İnsanın mutlu olmasının tek yolu “erdem, iyilik ve ölçülülük” ten geçer. Utanmaz veya utangaç değilsen; müsrif veya cimri değilsen; saldırganca cesur veya pısırıkça korkak değilsen zaten mutlusundur Aristoteles’e göre. Seneca ve Epiktetus gibi Stoacılar ise büyük evren karşısında insanın çaresizliğine dikkat çekiyor; fazla zorlamamamızı; en iyisinin ayartıcı hazlar ve arzulardan uzak kalmamız olduğunu savunuyorlardı. Aslına bakarsanız yüzyıllar boyu mutluluk meselesi ya dinsel ya da felsefi çerçevede ele alındı. Mutlu insan olmak pek bilinen bir şey değildi; iyi ya da kötü insan olup olmadığınıza bakılıyordu. “Aydınlanma” çağı sonrası işler değişti! Kişisel hazlar ve arzular açısından hoşnutluk ve mutluluk arayışı her şeyi değiştirdi. (Bu tarihsel akışın Doğu’da çok farklı olduğunu başka bir yazıda ele almak gerekir. Çünkü sonuçta global dünya her yeri “Batı” kılmıştır!) Şimdi bakın bakalım çevrenize! Mutluluğa önem vermeyen biri var mı? Oysa insan alttan alta kuşkulanmıyor da değil hani! Yoksa bu mutluluk dedikleri şey modern Batı’nın bize yutturduğu zoka mı? Bir arkadaşım ara sıra şöyle yakınır: “Uyum istiyoruz, huzur istiyoruz ama bize mutluluk, hatta sihirli mutluluk reçeteleri veriyorlar. Bu kez de o reçetelerin faydasını görmek için çabalıyor ve mutsuz oluyoruz.” Haksız mı arkadaşım? Atlet koşar koşar koşar ve rakiplerinden daha hızlıysa ipi gögüsler! Bu tamam! Fakat “insan çabalar çabalar çabalar ve rakiplerini alt ederse mutlu olur” diyebilir miyiz? Diyemeyiz! O halde neden günümüz kültürü rekabet içinde ve ter dökerek elde edilen bir “mutluluk”tan söz edip duruyor! Mutluluğun da başarılan bir durum olarak gösterilmesi fena halde tartışılır bir şey değil mi? |
Joker'den Tavsiye
Etraf yeşilin kahverenginin bütün tonlarıyla hüzünlenmişken...
Tarlalar, başıboş araziler, vadiler, tepeler, yol boyları morlar, kırmızılar, sarılarla bezenmişken...
Tam bu zamanda..
Altınızda bir araç varsa ne yapıp edip Şirince yoluna çıkın; hatta oraya kadar gitmişken bir de Meryem Ana’ya doğru tırmanıp bir kenarda park edin ve aşağıya; Selçuk’tan Pamucak Ovası’na kadar uzanan manzaraya bakın!
Müthiş keyif alacaksınız, eminim.
Bu güzellik bütün gününüzü, hatta haftanızı etkileyecek!
Selçuk’tan Şirince’ye gidiş 8 kilometre!
Hiç bitsin istemediğiniz bir yol!
Meryem Ana çıkışı ise 3 kilometrelik bir yokuş!
Giderken arabanın pencereleri açın, börtü böcek, kuş sesleri, yağmur girsin içeri..
Benden son tavsiye! Sabah ya da en geç öğle saatleri olsun..
Tarlalar, başıboş araziler, vadiler, tepeler, yol boyları morlar, kırmızılar, sarılarla bezenmişken...
Tam bu zamanda..
Altınızda bir araç varsa ne yapıp edip Şirince yoluna çıkın; hatta oraya kadar gitmişken bir de Meryem Ana’ya doğru tırmanıp bir kenarda park edin ve aşağıya; Selçuk’tan Pamucak Ovası’na kadar uzanan manzaraya bakın!
Müthiş keyif alacaksınız, eminim.
Bu güzellik bütün gününüzü, hatta haftanızı etkileyecek!
Selçuk’tan Şirince’ye gidiş 8 kilometre!
Hiç bitsin istemediğiniz bir yol!
Meryem Ana çıkışı ise 3 kilometrelik bir yokuş!
Giderken arabanın pencereleri açın, börtü böcek, kuş sesleri, yağmur girsin içeri..
Benden son tavsiye! Sabah ya da en geç öğle saatleri olsun..
Sabah erken yapılacaklar listesi
- Hemen internete girilip günün gazetelerine bakılacak..Hayır hayır! Önce e-posta kutusu açılacak. Bakalım mektup var mı? Yok..O zaman sıra gazetelerde!
- Digitürk’te Mezzo kanalı (92.) açılacak ve rehber bölümüne bakılacak. 13.30’da Wagner’in Parsifal operası yayınlanacakmış..Çok etkileyici bölümleri vardır. Ha! Hitler’in en sevdiği, Nietzsche’nin nefret ettiği opera olduğu söylenir, o da ayrı!.. İşaret koyuyorum ki saati geldiğinde bir göz atabileyim. O saate kadar Powertürk açık kalacak.
- Özlenecek!..Özlenecek ne varsa, eski yeni, hepsi bir bir hatırlanacak ve özlenecek! Bu seansa sabah kahvesi ve sigaram eşlik edecek! Küçükavcı değil Mehmet Efendi olacak kahve, ki özlem yerini bulsun!.
- Artık bugün kesinkes okunup bitirilmesi gereken bir kitap var. Hiç hak etmiyordu ama elimde sürünüp durdu "Bozcaada Öyküleri". Arasındaki papatyaya dokunulmayacak, Tenedos bilinci üstüme üstüme yağsın!
- Kalın kabuklu, içi pamuk gibi köy ekmeğinden iki ince dilim kesilecek. Üzerlerine hafifçe zeytinyağı damlatılıp Susurluk’tan aldığım sepet peyniri dilimleri yerleştirilip fırına sürülecek. Çıkarttıktan sonra da birkaç yaprak taze fesleğen..Akşamüstü hatırlanmak üzere fesleğen kokusu derin derin buruna çekilecek!.
- Bugün de yalnızlığın tadı sonuna kadar çıkartılacak! Bu konuda kararlı olunacak! İnsanlık hali çünkü! Bütün bu düzen gün gelir bozulur, bugünler çok aranır!.
anneler üstüne Joker'lemeler..
Anneler melek değildir... Melekler sadece melektir. Anneler ise insandır, kadındır!.. Anneler gerçekten yemez, yedirir ama bu hiç acıkmadıklarından değildir. Anneler uyumaz, uyutur ama bu uyku nedir bilmediklerinden, hiç bitkin düşmediklerinden değildir..Anneler melekten üstündür bu yüzden..
Annelik yücedir, doğru. Fakat asla masum değildir..
Anne olmanın zorluklarının, sıkıntılarının acısını kızlarından mı çıkartıyor anneler?.. Bundan hep kuşkulandım.
Eski bir zamandı..Sıkı filozof ve psikanalist Julia Kristeva’nın bir bilumi hastasını anlattığı metin çok etkilemişti beni. Kızcağız sürekli yiyor ve sonra yediklerini çıkartıyordu! İçindeki annesini atmaya çalışıyordu Kristeva’ya göre. Sonra hayat karşıma bilumik-anoreksik kadınlar çıkarttığında şaşırdım kaldım! Hepsi anneleriyle derinden çatışmalıydılar. Hayatlarından çıkartamadıkları otoriter ve hoyrat annelerini bedenlerinden “kusarak” çıkartacaklarına inanır gibiydiler!..
Neden? Neden annelerin dili babalarınkine göre daha derinden incitir, çizer, kanatır?
Babalar ve oğulları arasındaki çatışma-uzlaşma-anlaşma süreci; o muazzam med-cezir ilişkisi hepimizi çok etkiliyor. Üzerine çok yazılıp çiziliyor. Oysa yavaş yavaş anlıyorum ki daha suyun saman altından yürüdüğü bir süreç belki ama anneler ve kızları arasındaki sert fakat gizli çatışma da bir o kadar önemli! Hepimizin hayatlarını belirleyen bir çatışma bu!.
Annelik yücedir, doğru. Fakat asla masum değildir..
Anne olmanın zorluklarının, sıkıntılarının acısını kızlarından mı çıkartıyor anneler?.. Bundan hep kuşkulandım.
Eski bir zamandı..Sıkı filozof ve psikanalist Julia Kristeva’nın bir bilumi hastasını anlattığı metin çok etkilemişti beni. Kızcağız sürekli yiyor ve sonra yediklerini çıkartıyordu! İçindeki annesini atmaya çalışıyordu Kristeva’ya göre. Sonra hayat karşıma bilumik-anoreksik kadınlar çıkarttığında şaşırdım kaldım! Hepsi anneleriyle derinden çatışmalıydılar. Hayatlarından çıkartamadıkları otoriter ve hoyrat annelerini bedenlerinden “kusarak” çıkartacaklarına inanır gibiydiler!..
Neden? Neden annelerin dili babalarınkine göre daha derinden incitir, çizer, kanatır?
Babalar ve oğulları arasındaki çatışma-uzlaşma-anlaşma süreci; o muazzam med-cezir ilişkisi hepimizi çok etkiliyor. Üzerine çok yazılıp çiziliyor. Oysa yavaş yavaş anlıyorum ki daha suyun saman altından yürüdüğü bir süreç belki ama anneler ve kızları arasındaki sert fakat gizli çatışma da bir o kadar önemli! Hepimizin hayatlarını belirleyen bir çatışma bu!.
Notlar..
İnsan köledir” demişti Nikolay Berdyaev; “çünkü özgürlük zor zanaatken, kölelikse kolay ve rahattır.” Bu Rus filozofun (1874-1948) bendeki yeri ayrıdır. Başka bir zaman onun üzerine konuşmalıyız.
***
Geçmiş-bitmiş ilişkisini etrafa anlatırken “hayatımın beş yılını harcadı” diye yanıp yakılanlar var. Sanki kendisi olup bitene hiç dahil olmamış, adı “ilişki” olan bir canavar gelip o güzelim yılları yiyip kemirmiş gibi... Daha garibi, bu insanların yeni ilişkilerine, hatta “yeni ve büyük aşk” larına bakıyorum. Değişen bir şey yok! Hatta durum daha kötü!.. İnsan suçluluk duygusuyla kendisine haksızca çektirir çoğu zaman. Ama ilişkiler söz konusu olduğunda bu pişkin, bu yalan “suçsuzluk duygusu” neyin nesidir?
***
Fotoğraflardaki bana bakmayı sevmiyorum. Bu ben değilim duygusu uyanıyor önce... İçim sıkılıyor... Sonra anlıyorum, tam da “ben” den, bana bakmaktan sıkıldığımı. Asıl aynadaki başka biri sanki!
***
Aynaya bakarken yüz hep maskelenir. Kişiliğimiz (persona/maske) yüzümüzü bin türlü hale sokar, bir sürü anlam verir. Oysa fotoğraf soyar bu anlamları. Oyunu durdurur, dondurur. O yüzden iyi portre fotoğraflarında “kişilik” yok, kişi vardır.
***
Anneler Günü’nde yayınlanan notlarımda “anneler ve kızları” ndan söz etmiştim. Notlarımı kağıda dökerken Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun o güzel ve içli yazısını henüz okumamıştım: “Annem ağaçların gölgesini seçti/ben harflerin.” (Yeni Şafak 09/05/08) Geçenlerde bir vesileyle fark ettiğim bu yazısına “kadınları” üçe ayıran şu cümleyle başlıyor yazar: “Anneler ve kızları. Kadim bir meseledir. Annesi gibi olanlar. Asla annesi gibi olmayacağına yemin edenler. Hayat hizasını, annesine benzemezlik ya da annesini geçmek üzerine kuranlar.”
***
Bir kadın arkadaşım şöyle demişti bir keresinde: “Annemden bir parça uzak kalabilseydim, onu daha iyi anlayabilecek, daha sevgi dolu bir ilişki kurabilecektim ama buna hiç izin vermedi anneciğim!”
***
Bir başkasından da yıllar önce şunu işittiğimi hatırlıyorum: “Canım anneciğim, sadece verdi. Hep verdi. Bunun için babamdan da, çocuklarından da en küçük bir iltifat bile beklemedi. Beklediyse de belli etmedi. Peki ben nereden, kimden kaptım bu sürekli pohpohlanma beklentisini?”
***
Erkeklerin çiçeklerle yakınlaşması kadınlarınkiyle kıyaslanmayacak kadar derin ve mahrem özellikler taşır. Öyle ya, ömrü boyunca bir kadına aldığı çiçeğin adını ve şeklini umursamamış, girdiği bahçelerdeki çiçeklere hiç dönüp doğru düzgün bakmamış adamlar “içeri” düştüler mi veya emekliye ayrıldılar mı, pencere kenarında bir yoğurt kabında yetiştirdikleri menekşeye âşık oluverirler!
***
Saint-John Perse miydi bir şiirinde ıtır kokusunu evli kadınlara benzeten? Galiba... Çok severim bu benzetmeyi. Benim zihnimde bir de âşık kadınlarla hanımeli kokusu ortak çağrışımlarla yüklüdür. Benzerler ve birbirlerini çağrıştırırlar.
Geçmiş-bitmiş ilişkisini etrafa anlatırken “hayatımın beş yılını harcadı” diye yanıp yakılanlar var. Sanki kendisi olup bitene hiç dahil olmamış, adı “ilişki” olan bir canavar gelip o güzelim yılları yiyip kemirmiş gibi... Daha garibi, bu insanların yeni ilişkilerine, hatta “yeni ve büyük aşk” larına bakıyorum. Değişen bir şey yok! Hatta durum daha kötü!.. İnsan suçluluk duygusuyla kendisine haksızca çektirir çoğu zaman. Ama ilişkiler söz konusu olduğunda bu pişkin, bu yalan “suçsuzluk duygusu” neyin nesidir?
Fotoğraflardaki bana bakmayı sevmiyorum. Bu ben değilim duygusu uyanıyor önce... İçim sıkılıyor... Sonra anlıyorum, tam da “ben” den, bana bakmaktan sıkıldığımı. Asıl aynadaki başka biri sanki!
Aynaya bakarken yüz hep maskelenir. Kişiliğimiz (persona/maske) yüzümüzü bin türlü hale sokar, bir sürü anlam verir. Oysa fotoğraf soyar bu anlamları. Oyunu durdurur, dondurur. O yüzden iyi portre fotoğraflarında “kişilik” yok, kişi vardır.
Anneler Günü’nde yayınlanan notlarımda “anneler ve kızları” ndan söz etmiştim. Notlarımı kağıda dökerken Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun o güzel ve içli yazısını henüz okumamıştım: “Annem ağaçların gölgesini seçti/ben harflerin.” (Yeni Şafak 09/05/08) Geçenlerde bir vesileyle fark ettiğim bu yazısına “kadınları” üçe ayıran şu cümleyle başlıyor yazar: “Anneler ve kızları. Kadim bir meseledir. Annesi gibi olanlar. Asla annesi gibi olmayacağına yemin edenler. Hayat hizasını, annesine benzemezlik ya da annesini geçmek üzerine kuranlar.”
Bir kadın arkadaşım şöyle demişti bir keresinde: “Annemden bir parça uzak kalabilseydim, onu daha iyi anlayabilecek, daha sevgi dolu bir ilişki kurabilecektim ama buna hiç izin vermedi anneciğim!”
Bir başkasından da yıllar önce şunu işittiğimi hatırlıyorum: “Canım anneciğim, sadece verdi. Hep verdi. Bunun için babamdan da, çocuklarından da en küçük bir iltifat bile beklemedi. Beklediyse de belli etmedi. Peki ben nereden, kimden kaptım bu sürekli pohpohlanma beklentisini?”
Erkeklerin çiçeklerle yakınlaşması kadınlarınkiyle kıyaslanmayacak kadar derin ve mahrem özellikler taşır. Öyle ya, ömrü boyunca bir kadına aldığı çiçeğin adını ve şeklini umursamamış, girdiği bahçelerdeki çiçeklere hiç dönüp doğru düzgün bakmamış adamlar “içeri” düştüler mi veya emekliye ayrıldılar mı, pencere kenarında bir yoğurt kabında yetiştirdikleri menekşeye âşık oluverirler!
Saint-John Perse miydi bir şiirinde ıtır kokusunu evli kadınlara benzeten? Galiba... Çok severim bu benzetmeyi. Benim zihnimde bir de âşık kadınlarla hanımeli kokusu ortak çağrışımlarla yüklüdür. Benzerler ve birbirlerini çağrıştırırlar.
ben aşk üzerine değil, aşkı taklit etmeye çalışıp eninde sonunda yaldızı dökülen ilişkilerimiz üzerine yazıyordum.
“Artık iyice anladım; modern insan bu plan proje kültürüyle, bu kazan gibi dolu ve geveze zihniyle gerçekten âşık olamaz. Bitmez tükenmez isteklerini, mızmızlıklarını, yalnızlık korkusunu ve sahip olma arzusunu aşk sanıyor! Kendini bir ırmağa bırakır gibi aşkına teslim olmayı bilmiyor. Hem neden ille de âşık olunsun? Neden insanlar aşk adına kendilerini ve başkalarını kandırıyorlar? Kaldı ki, aşk gelirse, insanın hatırını sormadan, yıldırım gibi düşerek gelir...”
Bazen aşk üzerine en keskin doğruları sadece en pespaye şarkıların dile getirdiğini mesela...
Aşkın bir ilişki biçimi falan değil, bir “hal” olduğunu, bir çiçeğin kokusu gibi orada bulunduğunu...
Yalın bir sevginin, dürüst alışkanlıkların bizim aşk sandığımız gündelik hezeyanlardan daha değerli olduğunu da...
Anlattıklarımı tek tek buraya dökemem.
Ama ona anlattığım bir rivayeti, eski bir meseli sizlere de aktaracağım.
Olursa, nasıl olur aşk!
Onu aktaracağım yani.
Bizim kadın-erkek ilişkilerinde aşk dediğimiz şeyin aslında neyin, hangi duygu ve duruşun küçücük ve emanet bir parçası (hatta kırıntısı) olabileceğini aktarabileceğim belki böylece...
Sonra yine ilişkiler üzerine konuşmaya devam ederiz.
Çünkü ilişkiler üzerine konuşmalı, ilişkiler aynasında yüzümüze bakmayı, kendimizle hesaplaşmayı öğrenmeliyiz.
Sadece sevilmek isteyen ve asla sevemeyenlerin kendilerini ve çevrelerini aşkla meşkle meşgul etmeleri yazıktır çünkü.
Aşk yeryüzünde zaten kırgındır.
Yolunu kaybetmiştir, biraz şiirde, biraz müzikte bulur kendini.
Kırgın ve yalnız aşk nasıl merhem olsun biz dünyalıların kalp kırıklarına, huysuz nevrozlarına, hınç dolu hesap kitaplarına!
Söyleyin bana!
İmkânsız ve umarsız bir çaba değil mi bu?
Bazen aşk üzerine en keskin doğruları sadece en pespaye şarkıların dile getirdiğini mesela...
Aşkın bir ilişki biçimi falan değil, bir “hal” olduğunu, bir çiçeğin kokusu gibi orada bulunduğunu...
Yalın bir sevginin, dürüst alışkanlıkların bizim aşk sandığımız gündelik hezeyanlardan daha değerli olduğunu da...
Anlattıklarımı tek tek buraya dökemem.
Ama ona anlattığım bir rivayeti, eski bir meseli sizlere de aktaracağım.
Olursa, nasıl olur aşk!
Onu aktaracağım yani.
Bizim kadın-erkek ilişkilerinde aşk dediğimiz şeyin aslında neyin, hangi duygu ve duruşun küçücük ve emanet bir parçası (hatta kırıntısı) olabileceğini aktarabileceğim belki böylece...
Sonra yine ilişkiler üzerine konuşmaya devam ederiz.
Çünkü ilişkiler üzerine konuşmalı, ilişkiler aynasında yüzümüze bakmayı, kendimizle hesaplaşmayı öğrenmeliyiz.
Sadece sevilmek isteyen ve asla sevemeyenlerin kendilerini ve çevrelerini aşkla meşkle meşgul etmeleri yazıktır çünkü.
Aşk yeryüzünde zaten kırgındır.
Yolunu kaybetmiştir, biraz şiirde, biraz müzikte bulur kendini.
Kırgın ve yalnız aşk nasıl merhem olsun biz dünyalıların kalp kırıklarına, huysuz nevrozlarına, hınç dolu hesap kitaplarına!
Söyleyin bana!
İmkânsız ve umarsız bir çaba değil mi bu?
yalnızlıkla ilgili Joker tespitleri
Bir... Yalnızlığa mahkûm olmak ya da mahkûm bırakılmak “yalnız olmak” değildir. Asla karıştırılmamalı.
İki... Başkalarıyla birlikte olmayı sevmiyorsan yalnızlığının değerini bilemezsin.
Üç... İncinmiş, çizik yemiş hassas ruhların nekahet için kuytulara kaçmaları başkadır, insanın kendi yalnızlığıyla dost olması başkadır.
Dört... Penceresi açık olmayan, içeri güneş sızmayan bir oda “hücre”dir; yalnızlığın sarayı değil. Hayat korkusuna yenilenleri yalnızlık düşkünleri sanmayın!
Beş... Yalnızlığın saltanatı sokaklarda, kalabalık meydanlarda sürülür. Ha... Bir de sessiz taraçalarda, alçakgönüllü balkonlarda ve (Nietzsche’ye selam olsun) soğuk, ıssız tepelerde yaşanır.
İki... Başkalarıyla birlikte olmayı sevmiyorsan yalnızlığının değerini bilemezsin.
Üç... İncinmiş, çizik yemiş hassas ruhların nekahet için kuytulara kaçmaları başkadır, insanın kendi yalnızlığıyla dost olması başkadır.
Dört... Penceresi açık olmayan, içeri güneş sızmayan bir oda “hücre”dir; yalnızlığın sarayı değil. Hayat korkusuna yenilenleri yalnızlık düşkünleri sanmayın!
Beş... Yalnızlığın saltanatı sokaklarda, kalabalık meydanlarda sürülür. Ha... Bir de sessiz taraçalarda, alçakgönüllü balkonlarda ve (Nietzsche’ye selam olsun) soğuk, ıssız tepelerde yaşanır.
Belki de sıradan genellemeler gerçeğin ta kendisi! Belki de birçok şey bu kadar basit aslında!
Mesela...
Galiba...
İnsanlar ikiye ayrılıyor temelde...
Yalnız kalamayanlar ve yalnız kalabilenler.
Hep yalnızlıktan kaçanlar ve hep yalnızlığa kaçanlar.
Yalnızlığından gizliden gizliye nefret edenler ve gizli gizli yalnızlığı özleyenler.
Şu ömrümde hem yaşayarak hem de okuyup kavrayarak öğrendiğim o ki...
Bu ayrım aynı insanda zaman zaman görülen iki ayrı ruh hali falan değil.
İki farklı kişilik bu.
Ya öylesin, ya böyle!
Mesela...
Galiba...
İnsanlar ikiye ayrılıyor temelde...
Yalnız kalamayanlar ve yalnız kalabilenler.
Hep yalnızlıktan kaçanlar ve hep yalnızlığa kaçanlar.
Yalnızlığından gizliden gizliye nefret edenler ve gizli gizli yalnızlığı özleyenler.
Şu ömrümde hem yaşayarak hem de okuyup kavrayarak öğrendiğim o ki...
Bu ayrım aynı insanda zaman zaman görülen iki ayrı ruh hali falan değil.
İki farklı kişilik bu.
Ya öylesin, ya böyle!
18 Aralık 2010 Cumartesi
Joker'in aklına takılanlar..
- orhan veli'nin içine düşüp sonra öldüğü o çukur şimdi bir nedir?.yol mudur,asfalt mıdır,ev midir, bahçe midir..bir nedir..küçük bir müze olsaydı fena mı olurdu..
- özdemir asaf'ın o meşhur akrepsiz-yelkovansız saati,şimdi nerde kiminledir..ve kaçı kaç geçmemektedir..
- bu bulutlar,pablo neruda'ya da mı görünen bulutlardır..ya bu denizler, oğuz atay'ın da m baktığı denizlerdir..
Joker'in ufak Sözlüğü
anayasa: kullanma, kullanılma,kullandırma klavuzu
mutluluk: görece bir kavram..gören var mı?..
yanlızlık: ilkel çağların yenilmez savaşçısı
intihar: film devam ederken 10 dakika araya çıkmak ve bir daha aynı filmin çıkılan o yerine dönememek durumu..
çocukluk: çingeneler zamanı..hayatın gerçek tadı..
çiçek: bitkisel davetiye..foto-sentez kartvizit..
ay: hisli ampul..
rüya: kısa film..
yalnız: araştırmacı mutsuz..
mutluluk: görece bir kavram..gören var mı?..
yanlızlık: ilkel çağların yenilmez savaşçısı
intihar: film devam ederken 10 dakika araya çıkmak ve bir daha aynı filmin çıkılan o yerine dönememek durumu..
çocukluk: çingeneler zamanı..hayatın gerçek tadı..
çiçek: bitkisel davetiye..foto-sentez kartvizit..
ay: hisli ampul..
rüya: kısa film..
yalnız: araştırmacı mutsuz..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)



