20 Aralık 2010 Pazartesi

Notlar..

İnsan köledir” demişti Nikolay Berdyaev; “çünkü özgürlük zor zanaatken, kölelikse kolay ve rahattır.” Bu Rus filozofun (1874-1948) bendeki yeri ayrıdır. Başka bir zaman onun üzerine konuşmalıyız.

***

Geçmiş-bitmiş ilişkisini etrafa anlatırken “hayatımın beş yılını harcadı” diye yanıp yakılanlar var. Sanki kendisi olup bitene hiç dahil olmamış, adı “ilişki” olan bir canavar gelip o güzelim yılları yiyip kemirmiş gibi... Daha garibi, bu insanların yeni ilişkilerine, hatta “yeni ve büyük aşk” larına bakıyorum. Değişen bir şey yok! Hatta durum daha kötü!.. İnsan suçluluk duygusuyla kendisine haksızca çektirir çoğu zaman. Ama ilişkiler söz konusu olduğunda bu pişkin, bu yalan “suçsuzluk duygusu” neyin nesidir?

***

Fotoğraflardaki bana bakmayı sevmiyorum. Bu ben değilim duygusu uyanıyor önce... İçim sıkılıyor... Sonra anlıyorum, tam da “ben” den, bana bakmaktan sıkıldığımı. Asıl aynadaki başka biri sanki!

***

Aynaya bakarken yüz hep maskelenir. Kişiliğimiz (persona/maske) yüzümüzü bin türlü hale sokar, bir sürü anlam verir. Oysa fotoğraf soyar bu anlamları. Oyunu durdurur, dondurur. O yüzden iyi portre fotoğraflarında “kişilik” yok, kişi vardır.

***

Anneler Günü’nde yayınlanan notlarımda “anneler ve kızları” ndan söz etmiştim. Notlarımı kağıda dökerken Fatma Karabıyık Barbarosoğlu’nun o güzel ve içli yazısını henüz okumamıştım: “Annem ağaçların gölgesini seçti/ben harflerin.” (Yeni Şafak 09/05/08) Geçenlerde bir vesileyle fark ettiğim bu yazısına “kadınları” üçe ayıran şu cümleyle başlıyor yazar: “Anneler ve kızları. Kadim bir meseledir. Annesi gibi olanlar. Asla annesi gibi olmayacağına yemin edenler. Hayat hizasını, annesine benzemezlik ya da annesini geçmek üzerine kuranlar.”

***

Bir kadın arkadaşım şöyle demişti bir keresinde: “Annemden bir parça uzak kalabilseydim, onu daha iyi anlayabilecek, daha sevgi dolu bir ilişki kurabilecektim ama buna hiç izin vermedi anneciğim!”

***

Bir başkasından da yıllar önce şunu işittiğimi hatırlıyorum: “Canım anneciğim, sadece verdi. Hep verdi. Bunun için babamdan da, çocuklarından da en küçük bir iltifat bile beklemedi. Beklediyse de belli etmedi. Peki ben nereden, kimden kaptım bu sürekli pohpohlanma beklentisini?”

***

Erkeklerin çiçeklerle yakınlaşması kadınlarınkiyle kıyaslanmayacak kadar derin ve mahrem özellikler taşır. Öyle ya, ömrü boyunca bir kadına aldığı çiçeğin adını ve şeklini umursamamış, girdiği bahçelerdeki çiçeklere hiç dönüp doğru düzgün bakmamış adamlar “içeri” düştüler mi veya emekliye ayrıldılar mı, pencere kenarında bir yoğurt kabında yetiştirdikleri menekşeye âşık oluverirler!

***

Saint-John Perse miydi bir şiirinde ıtır kokusunu evli kadınlara benzeten? Galiba... Çok severim bu benzetmeyi. Benim zihnimde bir de âşık kadınlarla hanımeli kokusu ortak çağrışımlarla yüklüdür. Benzerler ve birbirlerini çağrıştırırlar.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder