20 Aralık 2010 Pazartesi

ben aşk üzerine değil, aşkı taklit etmeye çalışıp eninde sonunda yaldızı dökülen ilişkilerimiz üzerine yazıyordum.

“Artık iyice anladım; modern insan bu plan proje kültürüyle, bu kazan gibi dolu ve geveze zihniyle gerçekten âşık olamaz. Bitmez tükenmez isteklerini, mızmızlıklarını, yalnızlık korkusunu ve sahip olma arzusunu aşk sanıyor! Kendini bir ırmağa bırakır gibi aşkına teslim olmayı bilmiyor. Hem neden ille de âşık olunsun? Neden insanlar aşk adına kendilerini ve başkalarını kandırıyorlar? Kaldı ki, aşk gelirse, insanın hatırını sormadan, yıldırım gibi düşerek gelir...” 

Bazen aşk üzerine en keskin doğruları sadece en pespaye şarkıların dile getirdiğini mesela...

Aşkın bir ilişki biçimi falan değil, bir “hal” olduğunu, bir çiçeğin kokusu gibi orada bulunduğunu...

Yalın bir sevginin, dürüst alışkanlıkların bizim aşk sandığımız gündelik hezeyanlardan daha değerli olduğunu da...

Anlattıklarımı tek tek buraya dökemem.

Ama ona anlattığım bir rivayeti, eski bir meseli sizlere de aktaracağım.

Olursa, nasıl olur aşk!

Onu aktaracağım yani.

Bizim kadın-erkek ilişkilerinde aşk dediğimiz şeyin aslında neyin, hangi duygu ve duruşun küçücük ve emanet bir parçası (hatta kırıntısı) olabileceğini aktarabileceğim belki böylece...

Sonra yine ilişkiler üzerine konuşmaya devam ederiz.

Çünkü ilişkiler üzerine konuşmalı, ilişkiler aynasında yüzümüze bakmayı, kendimizle hesaplaşmayı öğrenmeliyiz.

Sadece sevilmek isteyen ve asla sevemeyenlerin kendilerini ve çevrelerini aşkla meşkle meşgul etmeleri yazıktır çünkü.

Aşk yeryüzünde zaten kırgındır.

Yolunu kaybetmiştir, biraz şiirde, biraz müzikte bulur kendini.

Kırgın ve yalnız aşk nasıl merhem olsun biz dünyalıların kalp kırıklarına, huysuz nevrozlarına, hınç dolu hesap kitaplarına!

Söyleyin bana!

İmkânsız ve umarsız bir çaba değil mi bu?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder